Johannesburg’da G20 Zirvesi’nden yansıyanlar
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kentinde 22-23 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilen G20 Liderler Zirvesi, yalnızca gündemiyle değil, dünya siyasetindeki güç dengelerinin dönüşümünü görünür kılmasıyla da dikkat çekti. Bu yıl “dayanışma, eşitlik ve sürdürülebilirlik” temasıyla toplanan zirve, ABD Başkanı Donald Trump’ın boykotuna rağmen ortak bildiri yayımlayarak tek kutuplu dünyanın geride kaldığı yönündeki tartışmaları pratik düzlemde doğruladı. Ev sahibi ülkenin Küresel Güney’i merkeze alan ısrarlı tutumu, Avrupa ülkelerinin ABD ile yaşadığı gerilimler ve Washington’ın dayatmaya çalıştığı Ukrayna planının reddi, yeni uluslararası düzenin iç çelişkilerini daha görünür hale getirdi.
Bu siyasal gerilimlerin yanı sıra zirvenin gündemi de Küresel Güney’in acil sorunlarını öne çıkarıyordu. Zirvenin ilk günü kalkınma finansmanı, borç yükünün hafifletilmesi ve ticaretin kapsayıcı büyümedeki rolü tartışıldı. İkinci gün sel, yangın ve kuraklık gibi afet risklerinin artan etkileri, iklim kriziyle “mücadele” ve “adil enerji dönüşümü” masaya yatırıldı. Kapanış oturumunda ise kritik minerallerden yapay zekâya kadar uzanan geniş bir başlık yelpazesi, dönüşen küresel ekonominin önümüzdeki yıllarda nasıl bir yön izleyeceğine dair meseleleri gündeme taşıdı. Tüm bu başlıklar hem Küresel Güney’in önceliklerinin artık görmezden gelinemeyeceğini hem de bu önceliklerin Batı merkezli pozisyonlarla giderek daha sık çatıştığını gösterdi.
ABD’nin boykotu ve Ukrayna planı
Johannesburg’da pek çok gündem masaya yatırılmış olsa da zirvenin seyrini belirleyen temel unsur büyük güçler arasındaki politik hesaplaşmaydı. Zirvenin siyasal atmosferinin merkezindeki başlıklardan biri, ABD’nin zirveye katılmamasının yarattığı tartışmaydı. ABD’nin yokluğu, G20’deki müzakereleri kilitlemesi beklenirken, tam tersine diğer güç merkezlerinin manevra alanını genişletmesi, çok kutupluluğu daha belirgin şekilde görünür kıldı.
Washington’ın resmi gerekçesi, geçmişte Apartheid rejimine verdiği desteği unutmuşçasına “Güney Afrika’da beyazlara yönelik insan hakları ihlalleri” olsa da asıl neden Trump yönetiminin Ukrayna savaşı için hazırladığı ve Kiev’in toprak tavizini içeren planın G20 içinde kabul görmemesiydi. Avrupa başkentlerinin planı “teslimiyet” olarak nitelemesi ise Ukrayna’nın kaderine duydukları bir hassasiyetten değil, ekonomilerini gelecek yıllar boyunca savaşın sürmesine bağlamış olmalarından kaynaklanıyordu. Bu durum, Batı cephesinin Ukrayna savaşı konusundaki uyumsuzluğunu gözler önüne serdi.
ABD’nin zirveye katılmama hamlesi de bu politik sıkışmanın örtülü bir ifadesi haline geldi. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Fransa ve İngiltere liderleriyle yaptığı görüşmenin ardından gelen “Avrupa ortaklarının onayı olmadan hiçbir anlaşma mümkün değildir” açıklaması, ilk bakışta Avrupa’nın ABD’ye rakip bir tutum sergilediği izlenimi verse de aslında kapitalist merkezler arasındaki rekabetin kendi iç gerilimlerini yansıtan bir diplomatik çıkış olarak görülmeli. Zira Avrupa’nın G20 içindeki hamleleri, ABD’den bağımsız bir yol inşa etmekten ziyade, küresel kapitalist düzen içindeki payını koruma ve artırma çabasının yansımasıdır.
Trump’ın boykotu, Washington’ın küresel egemenlik kapasitesindeki gerilemeyi örtmeye dönük bir “jestti.” ABD uzun yıllar G20’yi kendi önceliklerini dikte edebileceği bir platform gibi görürken, Johannesburg’da kabul edilen sonuç bildirisinin, Washington’ın karşı çıktığı pek çok maddeyi içermesi, bir dönemin geride kaldığına işaret etti.
Bildiride iklim krizinin aciliyeti vurgulandı, yenilenebilir enerji kapasitesinin üç katına çıkarılması hedefi kondu ve gelişmekte olan ülkelerin ağır borç baskısına dikkat çekildi. Reuters’ın ifadesiyle bu maddeler, “küresel ısınmanın insan faaliyetlerinden kaynaklandığına dair bilimsel konsensüsü sorgulayan Trump’a adeta bir hakaret niteliğindeydi.”
Ne var ki tüm bu başlıklar, gerçek bir dönüşüm iradesinden ziyade “dikkat çekilmesi gereken sorunlar” düzeyinde kaldı; sürdürülebilir ve bağlayıcı bir çözüm perspektifi ortaya konmadı-konamadı.
Güney Afrika Dışişleri Bakanı Ronald Lamola’nın “Davet edilen bir kişinin yokluğu çok taraflı bir platformu felç edemez. Bu G20 toplantısı ABD ile ilgili değil” sözleri, yalnızca diplomatik bir yorum değil, aynı zamanda yeni dönemin siyasal gerçekliğine işaret eden bir tavırdı.
Bu tablo yalnızca ABD’nin etkisinin azaldığını değil, diğer güç merkezlerinin artan politik alanını da görünür kıldı. Çin Başbakanı Li Qiang’ın “birlik” çağrısı, Pekin’in G20’yi ABD baskısını dengeleyen bir alan olarak gördüğünü teyit etti.
***
G20’de yalnızca ABD değil, Rusya da devlet başkanı düzeyinde temsil edilmedi.
Zirvenin ekonomik tartışmaları ise güç kaymalarının somutlaştığı alanlardan biriydi. Kritik minerallerin menşe ülkelerde işlenmesi ve katma değerin yerelde tutulması hedefi, özellikle Afrika ülkelerinin onlarca yıl boyunca maruz bırakıldığı hammadde hırsızlığına dayalı sömürü düzenine karşı gecikmiş bir diplomatik itiraz niteliğindeydi. Bu öneri, kıtanın zenginliklerinin işlenmeden ihraç edilmesi üzerine kurulu, merkez ülkelerin devasa kârlar elde ettiği sömürgeci ekonomik mimariye karşı eleştirilerin artık uluslararası düzlemde de yapılmaya başladığını gösterdi.
Yapay zekânın çalışma rejimleri ve küresel ekonomi üzerindeki etkilerine ilişkin tartışmalar ise, yeni teknolojik dalganın eşitsizlikleri derinleştirme riski karşısında Küresel Güney’in sesini duyurma çabasını yansıtıyordu. Elbette bu çabalar, kapitalist dünya ekonomisinin çevreden merkeze doğru işleyen yapısal sömürü mekanizmalarını kırmaya yetmez; ancak güç dengelerinin yeniden dağıldığı bir dönemde bu taleplerin daha fazla görünür hâle gelmesi, ekonomik-politik gerçeklikteki yön değişiminin önemli bir parçasıydı.
Zirvenin kapanış konuşmasını, Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa yaptı. Dönem başkanlığını Afrika ve Küresel Güney’in önceliklerini G20 gündeminin merkezine taşımak için kullandıklarını belirten Ramaphosa, zirveyi “ortak sorumluluk” çağrısıyla kapattı.
***
Başkanlık tokmağının gelecek yıl için ABD’ye devredilmesi ise, Washington’ın çok kutupluluğun belirginleştiği bu yeni uluslararası ortamda nasıl bir tutum alacağına dair belirsizlikleri artırdı.
Sonuç olarak, Johannesburg Zirvesi yalnızca iki gün sürdü, fakat etkisi bu sürenin çok ötesine taşacak gibi görünüyor. Avrupa, ABD ile arasındaki çatlakları artık daha fazla saklayamaz hale geldi. Kısacası, küresel kapitalizmin tepesindeki güç dengeleri çözülürken hiçbir aktör tek başına oyunu belirleyemiyor. Ancak bu tablo, G20’nin gerçek niteliğini değiştirmiyor, G20’de güç dengeleri ne kadar değişirse değişsin, sonuçta dünya sermayesinin çıkarlarını temsil eden bir platform olmaya devam edecek.
Johannesburg, çok kutuplu dünyanın görünürlüğünü artırmış olabilir; fakat çok-kutuplu kapitalizm, emekçi sınıflar açısından tek-kutuplu kapitalizmden daha adil değildir. Dünya artık ABD’nin düdüğüne göre oyuna girmiyor ama, oyunun kendisi hala sermayenin kurallarına göre oynanıyor. Emekçi sınıflar için gerçek değişimlerin olabilmesi ise, ancak sermaye egemenliğinin yıkılmasıyla mümkün olabilir.
|