İçindekiler:

15 Aralık 2025
Sayı: KB 2025/15

Zorlu bir mücadele yılına hazırlanalım!
Saray-Şimşek sefalet bütçesi
Hanedanlık, çöküş korkusu ve histeri
Mehmet Uçum'un "sol tartışması".
"Sosyalizm Yeniden" konferansı üzerine.
Rejimin "suça teşvik" politikası
Erdoğan-Zelenski buluşması sönük geçti
Tutuklanan öğrenciler serbest bırakılsın!
Vahşi kapitalizmin kâr hırsı ve doğa talanı
Asgari ücret açıklamaları ve eylemleri
İşten atmalar yasaklansın!
Anarşizmi yeniden keşfetmek!
Direniş destanı: Birinci İntifada
Cihatçı terör kıskacında Suriye
AB'nin "barış" zirvesi.
"Ulusal Güvenlik Stratejisi" belgesi
ABD'nin yayılmacı hamlesi
G20 Zirvesi'nden yansıyanlar
Basel'de Ekim Devrimi ve parti etkinliği
İEKK Türkiye Meclisi sonuçları
Kadınlar mücadeleyi büyütüyor.
19 Aralık direnişi 25. yılında!
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

Direniş destanı: Birinci İntifada

S. Dede

 

Filistin halkını hedef alan soykırım, işgal ve abluka bütün yakıcılığı ile devam ediyor. Filistinlilerin “büyük felaket/El Nakba” olarak nitelendirdiği, siyonist İsrail’in BM Kararı ile 15 Mayıs 1948’de kurulmasından bu yana geçen 78 yılda emperyalist/siyonist barbarlık hiç durmadı. Filistin halkının yüzlerce yıldır yaşadığı toprakların çok büyük bir kısmı işgal edildi. Bu işgali İsrail’in sürgün, soykırım ve ambargo saldırıları izledi. Milyonlarca kişi Filistin toprakları içinde ve dışında mülteci konumuna düşürüldü. Siyonist İsrail’in saldırılarında yüz binler yaşamını yitirdi, yaralanan, sakat kalan, tutuklanan, işkence görenlerin sayısı ise milyonları buldu.  

El Nakba’ya rağmen topraklarını terk etmeyen Filistinlilerin büyük bir kısmı küçücük bir sahil şeridi olan ve bir açık hava hapishanesine çevrilen Gazze ve Ürdün Sınırındaki Batı Şeria’da yaşamaya mahkum edildi. Bu insanların önemli bir kısmı halen mülteci kamplarında yaşıyor. Filistin halkının işgale ve katliamlara karşı uzun soluklu bir mücadele tarihi de var. İlk isyan, İsrail’in kurulmasından 12 yıl önce 1936’da patlak verdi. Üç yıla yayılan bu isyan İngiliz emperyalizmi ile siyonist terör örgütleri tarafından ancak üç yılda bastırılabildi. Sonrasında, 1948’de El Nakba’dan 1967’de Altı Gün Savaşı’na, 1982’de Sabra ve Şatilla katliamlarından 1987’de 1. İntifada’ya, 2000’de başlayan 2. İntifadadan 2009’da Dökme Kurşun Saldırısı’na, 2012’de “Bulut Sütunu Saldırısı”dan 2018’de Filistin Halkının iradesi ile haftalara yayılan “Büyük Dönüş Yürüyüşü Protestolarına” varınca değin bu süreç Filistin halkı için direniş ve savaş yılları olarak yaşandı. 

7 Ekim 2023’te Filistin Direniş Örgütleri, İsrail’in “işgali ve soykırımı genişletme” planlarına karşı “El Aksa Tufanı Operasyonu’nu” başlatarak direniş tarihine yeni bir halka ekledi. Bu eylem emperyalist/siyonist barbarları çileden çıkardı. Çünkü Filisin davasını gömmek için el ovuştururken, El Aksa Tufanı planlarını yerle yeksan etti. Bundan dolayı onuru ve geleceği için direnen Filistin halkına çok ağır bedeller ödettiler. Bütün insani değerlere düşman olan emperyalist/siyonist güçler, Gazze’nin altını üstüne getiren soykırım savaşını, dünyanın gözleri önünde iki yıl sürdürdü. Soykırımcı İsrail hastane, okul, kilise, cami, yerleşim yerleri başta olmak üzere bütün Gazze’yi bombaladı. Öyle ki Gazze’nin bütün altyapısı çökertildi. Konutların %95’i yıkıldı ya da ağır hasar aldı. Resmi olarak raporlanan (gerçek sayılar çok daha yüksek) verilere göre 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 25 bine yakını çocuk olmak üzere yetmiş beş bin kişi yaşamını yitirdi. Yüz yetmiş beş bin Filistinli savaş nedeni ile ağır bir şekilde yaralandı. İki milyon Filistinli ağır bombardıman sonucu evsiz kaldı. On binlerce Filistinli ise hiçbir gerekçe gösterilmeksizin tutuklanarak İsrail tarafından ağır işkence gördükleri zindanlara kapatıldı. 

Savaşın son ayları yıkımın en ağırlaştığı dönem oldu. Bombardımanın yanında uygulanan ambargo ile Filistin halkı, başta en temel gıda maddeleri olmak üzere, ilaçlara ve yakıta erişemez hale geldi. Büyüyen açlık, salgın hastalıklar, yaşanan sıcak ve soğuk hava dalgaları binlerce kişinin yaşamına mal oldu. Emperyalist-siyonist barbarlığa karşı dünyanın her yerinde eylemler, grevler, boykotlar örgütlendi. Dünya çapında işçi ve emekçilerin, halkların bu tepkisi, Filistin halkının eşi benzeri görülmemiş cüret ve iradesinin oluşturduğu basınç, emperyalist/siyonist barbarları “ateşkese” mecbur bıraktı. İsrail her zamanki gibi anlaşmaya uymadı ve Gazze’ye yönelik saldırı ve katliamlar durmuş değil. Gazze bombalanırken, Batı Şeria’da Filistinlilerin mahalleleri ve mülteci kampları işgal güçleri tarafından yıkılıyor. Yapılan saldırılarla her gün cinayetler işleniyor, onlarca Filistinli dinci-faşist İsrail rejimi tarafından tutuklanıyor.

Filistin direniş güçleri ile Filistin halkının 7 Ekim eylemiyle ortaya koyduğu cüret ve irade, emperyalist-siyonist barbarlığın dünyaya övgüyle pazarladığı “yenilemez güç” efsanesini çökertti. Ne MOSSAD’ı ne Demir Kubbesi ne iç istihbaratı ne İsrail işbirlikçileri El Aksa Tufanı eylemini önleyebildi. Eylem, emperyalist devletler ve gerici “Müslüman” rejimlerin dillendirdiği “iki devletli çözümün” koca bir yalan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. 

7 Ekim eylemi, işgalci siyonistlerin dokunulmaz olmadıklarını gösterdi. İsrail savaş aygıtına askeri değil ama siyasi bir darbe indirmeyi başardı. Ezilen bir halkın gösterdiği bu eşsiz direniş iradesi, emperyalist/siyonist barbarlığın tüm yıkıcılığını sergilemesine gerekçe sayıldı. Soykırımı fiilen yapan İsrail olsa da bu savaş ABD ile AB emperyalistlerinin de savaşıydı. Bölgedeki Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Mısır gibi Amerikancı rejimler de İsrail’in suç ortakları arasında yer alıyor.

Ancak emperyalist savaş ve saldırganlığın hedefi haline getirilen Ortadoğu’da ölüm saçan savaş aygıtlarına, teknolojik üstünlüklerine, batılı emperyalistlerin sınırsız desteklerine karşın, Filistin halkının yerinden yurdundan edilmesi, topraklarının işgal edilip sömürgeleştirilmesi ile kurulan soykırımcı ve işgalci İsrail’in “Ortadoğu’da güven ve refah içinde” var olamayacağı da bir kez daha görüldü. Soykırımcı İsrail’in dünü, bugünü ve yarını bu yüzden hiçbir zaman tam anlamıyla güvenceye alınamaz! El Aksa Tufanı bütün yıkıma, soykırıma ve ödenen bedellere rağmen Filistin halkının cüretini, iradesini dünyanın gözleri önüne sermiş ve politik moral gücün Filistin halkında olduğunu kanıtlamıştır!

Filistin Halkının Direnişi’nden görkemli bir kesit: 1. İntifada

Filistin halkının Nakba’dan bugüne süren direnişi son yüz yılın en uzun soluklu direnişlerinden biridir. İntifa “ayaklanma, başkaldırı” anlamına geliyor. Direnişin tarihsel birçok dönemi ve önemli kesiti var. Ancak 9 Aralık 1987’de başlayan birinci intifada bu tarihin en özgün deneyimlerinden biridir. Elbette intifadanın patlak vermesine neden olan koşullar da özgündü.

İsrail, 1967 yılında gerçekleşen “Altı Gün Savaşları”nda Suriye’nin Golan Tepeleri’ni, Mısır’ın Sina yarımadasını, Doğu Kudüs’ü, Batı Şeria’yı ve Gazze Şeridi’ni işgal etti. Dört yüz bine yakın Filistinli bu işgal sonucu yerlerinden edilirken kalanlar ise eşi benzeri görülmemiş bir Apartheid (ırk ayrımcı) rejimi altında yaşamak zorunda kaldı. Siyonist İsrail 1967-1985 yılları arasında Batı Şeria’daki Filistin topraklarının %52’sine, Gazze’deki toprakların ise %35’ine el koymuş, bundan dolayı Filistin’de büyük bir işsizlik sorunu baş göstermiştir. 1967’de Filistin’deki tarım istihdamı %60 iken 1980’lerde bu oran %23’e kadar gerilemiştir. 1985 yılına gelindiğinde ise İsrail’in işgal ettiği bölgelerde çalışmak zorunda kalan Filistinli işçi sayısı 92 bine ulaşmıştı. Bu dönemde üniversite mezunu her iki Filistinliden biri işsizdi. Ekonomik zorlukların yanı sıra Siyonist İsrail’in baskı ve zorbalık politikaları da had safhaya ulaşmıştı. 1967-1986 yılları arasında 500 bin kişi tutuklanmış, 15 bin ev buldozerle yıkılmıştı.

Filistinliler için direniş, yalnızca bombardımanlara ve katliamlara karşı değil, çoğu zaman “günlük yaşamı sürdürmenin” de tek yoludur. Okula gidebilmenin, çalışabilmenin, seyahat edebilmenin, beslenebilmenin, en temel ihtiyaçlara erişebilmenin yolu “direnmekten” geçmektedir. Zira işgal devletinin Filistin topraklarında kurduğu denetim ve zor aygıtı, bir Filistinlinin evinden çıktıktan sonra geçmesi gereken “onlarca kontrol noktası” anlamına gelmektedir. Bu kontrol noktaları işgal güçlerinin tasarlanmış yıldırma politikalarının araçları olarak kurulmuştur. Örneğin Bir Filistinli yarım saatlik mesafedeki işine, tarlasına veya okuluna bu “kontrol noktaları” nedeni ile bazen 3, bazen 6 saatte gidebilmekte, bazen ise hiç gidememektedir. Bunlara ek olarak, başta Batı Şeria ve Kudüs’te olmak üzere “yerleşimci” adı altında “sivil” ırkçı-siyonist çeteler bütün toplumsal yaşam alanlarında silahlı bir şekilde gezebilmekteler. Bu silahlı çetelerin kökleri Haganah, Irgun, Stern, Lehi gibi terör örgütlerine dayanıyor. 1930’lu yıllarda katliamlara başlayan siyonist terör örgütleri 1948’deki sürgün ve soykırımda Filistinlileri katleden, köyleri yıkıp yağmalayan Siyonist İsrail için Filistin topraklarının ele geçirilmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. “Yahudi yerleşimci” denen günümüzün çeteleri de halen aynı amaçla kullanılmaktadır. Bunların yanı sıra İsrail, sözde “güvenlik politikalarını” bahane ederek, hiçbir gerekçe göstermeksizin Filistinlileri gözaltına alıp aylarca ve hatta yıllarca zindanlarda tutabiliyor. Bir direniş örgütünde yer aldığı tespit edilen bir kişinin bütün ailesi erkek, kadın, çocuk ve yaşlı fark etmeksizin, gerekçe gösterilmeden gözaltına alınıp işkence görmekte, aylarca hatta yıllarca hiç yargılanmadan tutuklanabilmektedir. 

İşte 1. İntifada’nın patlak verdiği 1987 yılında Filistin halkı böylesine vahşi bir düzenin hükmü altındaydı. İntifadadan beş yıl önce ise, 1982’de Beyrut’u işgal eden İsrail, Lübnanlı faşist Falanjistleri kullanarak Filistinlilerin yaşadığı Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında barbarca bir katliam gerçekleştirdi. Filistinli gerillalar Beyrut’tan ayrıldıktan sonra İsrail koruması altında kamplara giren Falanjistler, kalan çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan üç bini aşkın Filistinliyi en vahşi yöntemlerle katletmiştir. Bu katliamlara ek olarak baskı ve zorbalık, işsizlik ve yoksulluk Filistin halkının öfkesini günden güne büyütmüş, onlarca yılın ardından İsrail’e karşı büyük bir ayaklanmanın koşulları alttan alta mayalanmıştı. 

1. İntifadanın kıvılcımını yakan olay, bir kontrol noktasında İsrail’deki işlerinden dönen dört Filistinli işçinin katledilmesi oldu. Yahudi yerleşimci bir asker, 4 Filistinli işçiyi üzerlerine kamyon sürerek katletti. 8 Aralık 1987’de gerçekleşen bu olayın ertesi günü, başta Gazze olmak üzere Batı Şeria’dan Kudüs’e kadar bütün Filistin topraklarına yayılan büyük bir protesto dalgası başladı. Protestoları bastırmak için saldırıya geçen İsrail askerlerinin barbarlığı dünyanın gözleri önüne serildi. Dönemin İsrail Savunma Bakanı ve tescilli bir katil olan İzak Rabin, “taş atan çocukların kemiklerinin kırılması” emrini verdi. Bütün dünya televizyonlarında, Filistinli çocukların kollarını taşlarla ezip kıran İsrail askerlerinin korkunç görüntüleri yayınlandı. İsrail’in vahşeti, sembolü taş atan çocuklar olan büyük bir intifadanın yıllar boyunca sürmesine zemin hazırladı.  

Filistinliler yollarını ve mahallelerini İsrail askerlerine kapatarak direniş alanına çevirdi. İsrail’e karşı çeşitli sabotaj eylemleri gerçekleştirildi, Filistinli işçiler greve gitti, toplumsal yaşamı durdurdu. Grevler ve protestolar ile baş edemeyen İsrail, Filistin halkını topluca cezalandırmak için su kesintilerinden sokağa çıkma yasaklarına varıncaya değin bir dizi saldırıyı hayata geçirdi. Ancak Filistin halkının kolektif duruşu, bu saldırıların hedefine ulaşmasına engel oldu.

İntifada halk komiteleri

Filistin halkı birinci intifada ile yıllara yayılan uzun soluklu bir direniş gerçekleştirdi. Bu direniş, 4 Filistinli işçinin katledilmesi ile yakılan kıvılcımın örgütlü bir halk ayaklanmasına dönüştürülmesi bakımından önceki direnişlerden farklıdır. Birinci intifada El Fetih, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Cephesi ile Filistin Komünist Partisi’nin oluşturduğu “Yurtsever Birleşik Önderlik (YBÖ)” çatısı altında örgütlü bir halk direnişine dönüştürülmüştür. 

İntifada her yerde ve bölgede çeşitli halk komiteleri ile sürdürülmüştür. Bu komiteler tamamen halka dayanan, günlük yaşamdaki en temel ihtiyaçların dahi planlanarak örgütlendiği birimler haline gelmiştir. İsrail’in terör estirme, cezalandırma ve baskılarına karşı halkın beslenme olanaklarının yaratılmasından, tarımın ve eğitimin devam etmesine, ordu ile stratejik bir şekilde savaşmaya varıncaya değin her şey bu halk komiteleri tarafından planlanmıştır. Bir yandan halk komiteleri ile toplumsal yaşam yeniden üretilirken bir yandan ise İsrail işgali altındaki bölgelerde İsrail’den maaş alan Filistinli yöneticiler (belediye vb.) istifa ettirilmiş, İsrail’in tahakkümü intifada bölgelerinde kırılmaya başlamıştır. Ayrıca İsrail mallarına dönük büyük bir boykota gidilmiş, ırkçı-siyonist rejime vergi vermeye son verilmiştir. İntifada boyunca halk komiteler önderliğinde bir tür alternatif iktidar kurulmuş, İsrail işgalci yönetimi fiilen felç edilmiştir.

Birinci İntifada’dan Oslo Anlaşmalarına

Birinci intifada uzun soluklu bir direniş olarak altı yıl sürmüştür. Altı yıllık süreçte binden fazla Filistinliyi katletmesine, yüzlercesini tutuklamasına rağmen durum ırkçı-siyonist devlet açısından içinden çıkılmaz hem ekonomik hem de askeri bakımdan baş edilemez hale gelmiştir. Apartheid rejimi, çocuklara uyguladığı vahşetten dolayı dünya halkları nezdinde teşhir oldu. İsrail’in en yakın müttefiklerinden biri olan Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki ırkçı Apartheid rejimi de o dönemde yıkıldı. Ayrıca dünya kamuoyunun baskısı ve Körfez Savaşı’nın patlak vermesinin yarattığı koşullar da İsrail’i sıkıştırmıştır. 

ABD arabuluculuğunda İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile masaya oturmasında, intifadanın yarattığı basınçların büyük bir rolü var. FKÖ içinde ağırlığı olan El Fetih hareketinin lideri Yaser Arafat da aynı dönemde uzlaşmacı çizgiyi fiilen benimsedi. FKÖ’nün de lideri olan Arafat, intifadanın birinci yılında Cezayir’de toplanan Filistin Ulusal Konseyi toplantısında Filistin topraklarında “iki devletli çözümü” kabul etti. Bu ise Oslo sürecine giden yolun açılmasını mümkün kılan bir diğer faktördü. 

FKÖ’nün attığı bu geri adım, 1991 Madrid Konferansı ile yeni bir evreye girdi, 1993 Oslo Anlaşması ile işgalci rejimle uzlaşma noktasına vardı. “Barış süreci” büyük oranda İsrail ve FKÖ tarafından gizli yürütüldü. Birinci intifadanın örgütlenmesinde önemli bir rol oynayan Yurtsever Birleşik Önderliğin diğer birleşenlerinin iradesi de büyük oranda yok sayıldı. 

Oslo Anlaşması ile FKÖ tarafından, Batı Şeria ve Gazze’de İsrail’in de tanıyacağı bir Filistin Ulusal Yönetimi’nin kurulması kararlaştırıldı. Bunun yanında FKÖ tarafından İsrail devletinin varlığı kabul edildi. Ayrıca BM’nin 242 ve 338 sayılı kararları FKÖ tarafından kabul edildi. 

Oslo Anlaşması, bütününe bakıldığında Filistin halkının yaşadığı sorunlara çözüm üretmekten çok uzaktı. Adeta büyük bir özveri ile süren intifadanın FKÖ eliyle İsrail’le kurulan “anlaşma masalarında” yenilgiye uğratılmasıydı. Zira anlaşma, BM kararları çerçevesinde iki devletli çözümü kabul ederek Filistinlilerin tarihsel topraklarından ve haklarından vazgeçmesi anlamına geliyordu. Karşılığında vadedilen “Bağımsız Filistin Devleti’nin kurulması” işte tam da bu nedenle imkansızdı. Üstelik Oslo Anlaşması hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanamadı. Çünkü İsrail anlaşmaya uymadı. Tarihi boyunca Birleşmiş Milletler kararlarını ayakları altında çiğneyen ırkçı-siyonist rejim, altına imza attığı anlaşmayı tanımamış, yayılmacı, işgalci, katliamcı çizgisini pervasız bir şekilde sürdürmüştür. Sözde Filistin Ulusal Yönetimi ise hiçbir zaman devlet olarak görülmedi/tanınmadı. Bu yönetim, zamanla utanç verici bir şekilde fiilen İsrail’e hizmet eden bir konuma yerleşti. Bu sebeplerden dolayı 2000 yılına gelindiğinde Filistin halkının ikinci intifadası patlak verdi.