ABD’nin “yeni” Ulusal Güvenlik Stratejisi
Veli Aydın
ABD yönetimi geçtiğimiz günlerde “yeni” bir “Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi” yayımladı. İlk bakışta bu belge, “Amerikan liderliğini sürdürme” iddiası taşıyor gibi görünüyor. Fakat satır araları, Washington’ın küresel hegemonyasında bir sarsıntı yaşandığını ve bu sarsıntının daha saldırgan bir güç siyasetiyle telafi edilmeye çalışıldığını gösteriyor. Belgenin tonu, yalnızca başka ülkelere değil, bizzat ABD kamuoyuna da hitap ediyor: “Dünyayı ayakta tutan güç bizdik; artık yeni koşullara göre sertleşmeliyiz.”
Bu, klasik bir hegemonya krizinin dilidir; yani bir büyük gücün ekonomik, siyasi ve ideolojik üstünlüğünün aşındığı anlarda başvurduğu “savunmacı-hamleci” söylem.
Stratejinin Avrupa’ya ayrılan bölümleri son günlerde en çok tartışılan kısım oldu. Metinde, kıtanın göç, ekonomi ve siyaset başlıklarında izlediği çizginin “medeniyetin silinmesine” varabilecek bir çözülmeye kapı aralayabileceği ileri sürülüyor. Bu dile eşlik eden çağrı, Avrupa’nın daha “güçlü” ordular kurması, daha fazla savunma/savaş harcaması yapması ve transatlantik çizgiye daha sıkı bağlanması yönünde.
ABD, Avrupa’yı bir “demokratik değerler ortaklığı” üzerinden değil, çıplak bir jeopolitik sadakat ilişkisi üzerinden yeniden hizaya sokmak istiyor. Bu noktada Avrupa sağının ve aşırı sağ hareketlerin sık sık “doğal müttefik” gibi anılması da tesadüf değil. Washington, kıta siyasetine yön verme aracı olarak bu aktörleri daha işlevsel görüyor.
Belgenin ağırlık merkezini ise beklendiği gibi Asya-Pasifik oluşturuyor. ABD, Çin’i “tarihsel ölçekli” bir “meydan okuma” olarak kodluyor. Ekonomide açık bir kopuş hedeflenmiyor; bunun yerine “risksizleştirme” denilen bir çizgi öne çıkarılıyor (risksizleştirme: tedarik zincirlerini tamamen koparmadan, stratejik bağımlılıkları azaltma). Bu yaklaşım, ABD’nin Çin’le üretim ve ticaret bağlarını bir anda kesemeyeceğini kabul ediyor. Ancak kritik teknoloji, çip ve altyapı gibi alanlarda bağımlılığı azaltmayı amaçlıyor. Buna eşlik eden ikinci hat, “caydırıcılık” adına sertleşen bir askeri/militarist mimari. Burada “Birinci Ada Zinciri” (Japonya’nın güneyinden Tayvan’a, oradan Filipinler ve Borneo hattına uzanan, Çin’i denizden çevrelemeye yarayan ada kuşağı) ve “İkinci Ada Zinciri”nin (Guam, Palau ve Papua Yeni Gine hattı) önemi özellikle vurgulanıyor. Tayvan bu haritada, ada zincirlerinin stratejik düğüm noktası olduğu için öne çıkarılıyor. Güney Çin Denizi’ne ilişkin bölüm de aynı açıklığı taşıyor. Bu deniz hattı, dünya ticaretinin hatırı sayılır bir kısmının geçtiği, enerji ve lojistik akışlarının düğüm noktası. Belge, bu suların “rakip bir gücün kontrolüne girmesini” engelleme gerekçesini öne çıkarıyor. Burada kastedilenin Çin olduğu sır değil. ABD’nin “Quad” diye anılan “güvenlik” diyaloğunu (Hindistan, Japonya, Avustralya ve ABD arasında koordinasyon) öne çıkarması, bu kuşatmanın diplomatik ayağını oluşturuyor.
Stratejinin dikkat çekici bir başka boyutu ise Latin Amerika’ya dönük tehdit dozunun yükseltilmesidir. ABD, tarihsel olarak “arka bahçe” muamelesi yaptığı bu coğrafyada, Çin’in son yıllarda birinci ticaret ortağı haline gelmesinden rahatsız. Belge, limanlardan 5G ağlarına kadar uzanan kritik altyapıların “başka güçlerin” etkisinden arındırılması, ABD’nin askeri ve istihbarat iş birliğinin yoğunlaştırılması ve tedarik zincirlerinin “güvenli” hale getirilmesi hedeflerini açıkça sıralıyor. Bu yaklaşım, 19. yüzyılda formüle edilen “Monroe Doktrini”nin (kısaca: ABD’nin Batı Yarımküre’de Avrupa müdahalesine karşı çıkarken aynı yarımküreyi kendi nüfuz alanı sayan emperyalist dış politika ilkesi) güncellenip sertleştirilmiş bir versiyonu gibi işliyor. Belgenin, bu çizgiye “Monroe Doktrini’nin Trump versiyonu” adını vermesi, ABD’nin emperyalist haydutluğu örtmeye ihtiyaç duymadığı bir noktada olduğunu açığa çıkarıyor: Latin Amerika, lityum başta olmak üzere stratejik madenler ve tedarik güvenliği için yeniden sıkı denetim altına alınmak isteniyor.
Orta Doğu’ya gelince: Metin, ABD’nin kaya petrolü ve gazında (fracking: çatlatma yöntemiyle yer altı kaya formasyonlarından hidrokarbon çıkarımı) artan üretimini gerekçe göstererek bölgenin göreli öneminin azaldığını ima ediyor. Ancak aynı pasajlarda, Körfez enerji kaynaklarının “düşman” güçlerin eline bırakılmaması, Hürmüz ve Kızıldeniz güzergâhlarının açık tutulması ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması gibi “kalıcı çıkarlar” yineleniyor. Bu “çelişki”, aslında bir tercih beyanı: Washington, doğrudan işgal ve uzun süreli kara operasyonları gibi “maliyeti yüksek” modelleri minimize etmeye çalışırken, deniz yolları, hava gücü ve vekil ağlar üzerinden etkisini sürdürmek istiyor.
İran’ın “istikrarsızlaştırıcı güç” olarak anılması, Suriye’nin “potansiyel sorun” kategorisinde tutulması ve Gazze bağlamında kullanılan meşrulaştırıcı dil, ABD’nin bölgeden çekilme değil, biçim değiştirerek kalma stratejisine işaret ediyor. Afrika’ya ilişkin bölüm, en yalın ifadesiyle “kaynak jeopolitiği”nin aynası. “Kalkınma yardımı” söylemi geri çekiliyor; yerini, “ticaret odaklı iş birliği” ve “kritik mineraller”e yöneliş alıyor. Belgenin “büyük güçlerin aşırı etkisi uluslararası ilişkilerin zamansız gerçeğidir” cümlesi, emperyalist ilişkilerin bir “doğa yasası” gibi sunulmak istendiğini gösteriyor. Bu, yalnızca bir üslup tercihinden ibaret değil; meşruiyet arayışının bittiğine, çıplak güç ilişkisinin artık saklanmadığına işaret ediyor.
Avrupa cephesine dönersek… Washington’ın kıta siyasetinde “vatansever partiler”e sempatiyle atıf yapması, transatlantik hattı ideolojik yakınlıkla değil, pratik sadakatle yeniden kurma isteğinin parçası.
NATO’nun geleceğine dair “ileride üyelerin çoğunluğunun Avrupalı olmayabileceği” değerlendirmesi, ittifakı Avrupa merkezli bir “savunma” düzeni olmaktan çıkarıp küresel bir ABD askeri ağına dönüştürme arzusunu yansıtıyor. Bu, Avrupa’nın Çin’le ekonomik bağları koparmakta isteksiz oluşu ve ABD’ye “koşulsuz” yedeklenmeyi reddeden eğilimleri karşısında bir baskı aracına dönüşüyor.
Bütün bu başlıklar dikkatle incelendiğinde, belgenin yalnızca bir “güvenlik” metni olmadığı hemen anlaşılıyor. Söz konusu olan, dünya kapitalizminin çoklu krizini -büyüme yavaşlaması, tedarik zincirlerinin kırılması, enerji güvenliği endişesi, teknoloji yarışının siyasileşmesi- emperyalist bir reorganizasyonla yönetme teşebbüsüdür. “Yumuşak güç” (soft power: zor kullanmadan kültür, değerler, kurumlar ve ağlar üzerinden etki yaratma) vurgusu da bu reorganizasyonun parçası olarak sunuluyor. Ancak bugün ABD’nin asıl yaptığı, yumuşak gücü sert bir güvenlik iskeletine eklemlemektir. Bu da sözün meşruiyetini azaltıp, zorun çıplaklığını artırıyor.
Yeni strateji, ABD’nin güçlendiğinin değil; tersine, zayıflama sürecini durdurabilmek için daha fazla zor kullanmak zorunda kaldığının işareti. Çin’in yükselişi, Avrupa’nın ‘özerklik’ eğilimleri, Latin Amerika ve Afrika’da derinleşen çok taraflı ilişkiler, Orta Doğu’da maliyeti yüksek müdahalelere duyulan isteksizlik… Tüm bunlar, Washington’ı “risksizleştirme” adı altında küresel tedarik ağlarını yeniden örmeye, ada zincirleri ve ittifaklar üzerinden askeri çevrelemeyi pekiştirmeye, kaynak coğrafyalarını -özellikle lityum, nadir toprak elementleri ve enerji koridorlarını- daha sıkı şekilde denetlemek zorunda bırakıyor.
Bu stratejide halkların güvenliği, barışı ve refahı için beklentiye girmek saflıktan de öte bir şey olur. Temel öncelik, büyük güç rekabetine ve tedarik zincirlerinin “korunmasına” verilmiş durumda. Belge, ABD’nin dünyayı tek başına yönlendirdiği dönemin kapandığını gösteriyor; ancak bu kapanış kendiliğinden adil bir düzen getirmeyecek. Emperyalist saldırganlık sertleştikçe barış ve adalet gibi kavramlar sermaye sınıfı açısından bir yük haline geliyor. Bu nedenle savaşsız, sömürüsüz ve kaynakların halkların yararına kullanıldığı sosyalist bir dünya kurma fikrini savunmak ve bunun için mücadele etmek her zamankinden de zorunlu hale gelmiştir.
|