İçindekiler:

15 Aralık 2025
Sayı: KB 2025/15

Zorlu bir mücadele yılına hazırlanalım!
Saray-Şimşek sefalet bütçesi
Hanedanlık, çöküş korkusu ve histeri
Mehmet Uçum'un "sol tartışması".
"Sosyalizm Yeniden" konferansı üzerine.
Rejimin "suça teşvik" politikası
Erdoğan-Zelenski buluşması sönük geçti
Tutuklanan öğrenciler serbest bırakılsın!
Vahşi kapitalizmin kâr hırsı ve doğa talanı
Asgari ücret açıklamaları ve eylemleri
İşten atmalar yasaklansın!
Anarşizmi yeniden keşfetmek!
Direniş destanı: Birinci İntifada
Cihatçı terör kıskacında Suriye
AB'nin "barış" zirvesi.
"Ulusal Güvenlik Stratejisi" belgesi
ABD'nin yayılmacı hamlesi
G20 Zirvesi'nden yansıyanlar
Basel'de Ekim Devrimi ve parti etkinliği
İEKK Türkiye Meclisi sonuçları
Kadınlar mücadeleyi büyütüyor.
19 Aralık direnişi 25. yılında!
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

Hanedanlık, çöküş korkusu ve histeri

E. Bahri

 

“Dinci-faşist iktidarın halihazırdaki gücü, tüm kurumlarıyla devlete hakim olmasından ve bunları her türden muhalefete karşı etkin biçimde kullanabilmesinden, bunu yaparken de içerde işbirlikçi büyük burjuvazinin ve dışarıda başta ABD olmak üzere emperyalist dünyanın desteğine sahip olmasından gelmektedir…” (Ekim sayı 339, Kasım 2205)

Milyonlarca işçi ve emekçinin içine itildiği sefalet günden güne derinleşirken, Saray rejimi bu vahim tablonun sebebi olan icraatlarına tam gaz devam ediyor. Geniş halk kesimleri nezdinde meşruiyetini yitiren “yerli/milli” AKP-MHP koalisyonu, artık soykırımcı Donald Trump’ın bahşettiği “meşruiyet” ile idare ediyor. Tayyip Erdoğan-Devlet Bahçeli ikilisinin başında bulunduğu mafyatik rejime, ABD-AB emperyalistleri ile “yerli” kapitalistlerin desteği şimdilik yetiyor. 

Faşist zihniyetli dolar milyarderi Trump’ın politikası “az ver çok al” üzerine kurulu. Böyle birinin Erdoğan için “Bu adamı seviyorum” türünden laflar etmesi, Ankara’daki işbirlikçi rejimle kurduğu ilişkinin ne kadar kârlı olduğuna işaret ediyor. Ortadoğu politikası söz konusu olduğunda, Trump’ın övgüsüne mazhar olmanın tek olmasa da temel koşulu, soykırımcı İsrail rejimine hizmet etmektir. Zaten döne döne Erdoğan’ı takdir eden Trump da bunu açıkça dile getiriyor. Erdoğan’ın Suriye’nin cihatçı terör örgütlerine teslim edilmesi sürecinde oynadığı role hayranlığını defalarca dile getiren Trump, ABD’nin “Gazze planı”na destek veren Saray rejimini çok “takdir” ettiğini de her fırsatta dile getiriyor. 

Türkiye’nin “yerli” kapitalist sınıflarının çeyrek asırdan beri Saray rejimine destek vermeleri ise, kurulan yağma ve talan rejimi sayesinde servetlerine servet katma imkanı bulmalarıdır. Asgari ücreti açlık sınırının altında sabitleyen, çalışanların çoğunluğunu ise bu ücrete mahkum eden, grevleri yasaklayan, sendikaları aparat gibi kullanan Saray rejimine tüm sömürücü ve asalakların destek vermesinde şaşılacak bir şey yok. 

Sorun şu ki, emperyalistlerin bahşettiği “meşruiyet” de kapitalistlerin verdiği destek de Sarayın karanlık dehlizlerini saran çöküş korkusuna derman olmuyor. Zira gerici-faşist rejim, geniş halk kesimleri nezdinde gayrı meşru duruma düştüğünü fazlasıyla biliyor. Saltanatın devamı için kaba zorbalığın, kumpasların, yargı aparatını kullanıp operasyonlar çekmenin dışında bir seçenek kalmıyor. Çöküşü önlemek için zorbalıkla alan düzlendikten sonra sahte bir seçimle “meşruiyet” alabileceğini var sayan rejim, düzenin ana muhalefet partisini kötürüm hale getirmek için devletin tüm imkanlarını kullanıyor. Erdoğan-Bahçeli ikilisinin Trump’tan aldıkları “meşruiyet” bu noktada işlerine yarıyor. Kumpaslar kurma ya da kirli oyunlar çevirme konusunda sınır tanımamalarına zemin hazırlıyor. 

“Emperyalist/siyonist güçler bizimle yola devam etmek istiyor. O halde hiçbir yasa ya da kural tanımadan muhalefete vurabiliriz” mottosuyla hareket eden rejim, hem halkla hem gerçeklerle küstahça alay ederek yol alıyor. Hayali suç örgütü kuruyor, hedef seçtiği kişilere casus yaftası asıyor, çeyrek asırdan beri ülkeyi talan edenler “asrın yolsuzluk soruşturmasını açtık” diyorlar vb... 

Soruşturmalara dahil edilen belli kişilere “itirafçılık” ya da “ölüm” arasında seçim yapmaları dayatılıyor. Saray beslemesi medyadaki tetikçiler bu iğrenç tehditleri canlı yayında dile getirebilecek kadar histerikler. Uyduruk isimlerle yaftalanan uyduruk “gizli tanıklara” dayandırılan soruşturmalar, binlerce sayfadan oluşsa da elle tutulur somut deliller ortaya koyamıyorlar. 

Tutukladıkları gazetecilere “bu haberi neden yaptın? Bu yazıyı neden yazdın?” diyerek suç isnat edenler, Ekrem İmamoğlu’nu ise İstanbul belediye seçimlerini kazanmak için çalışmak, Cumhurbaşkanı adayı olmak vb. “suçları” işlemekle itham ediyorlar. Tüm bunlar, siyasetçilerin seçme/seçilme hakkının, kağıt üzerinde de olsa düzen yasalarına göre güvence altında olduğu koşullarda yapılıyor. 

Kaldı ki Ekrem İmamoğlu ve onun gibilerinin siyaset yapmalarının temel nedeni başa oynamaktır. Doğal olarak her burjuva siyasetçi en üst makama gelmek için çaba sarf eder. Burada sorun, en üst makamları çeyrek asırdan beri işgal edenlerin bunu “kalıcı bir saltanata” dönüştürme histerisine kapılmalarıdır. Hem de toplumsal meşruiyetlerini yitirdikleri bir süreçte…

Bu saldırı furyasının başında yer alan AKP şefi, “millet iradesi” laflarını en çok sarf eden kişidir. Halkın tercihleriyle seçilenleri hapse tıkıp yerine Saray tetikçilerini kayyım atarken bile o lafı tekrarlamaktan geri durmuyor. Tüm bu pervasız zorbalıkları seçim kazanma şansı olmadığı için yapıyor. Milyonları sefalete mahkum eden kokuşmuş saltanatını sürdürmek için, rakiplerini ezip-dağıtarak kendini halka “tek seçenek” diye dayatabileceğini var sayıyor.

*** 

Emekçileri yoksulluk ve sefalete mahkum etmesine rağmen, ciddi bir sınıf hareketi ya da sarsıcı bir toplumsal mücadeleyle karşı karşıya kalmayan Saray rejimi, bunun da rahatlığı ile düzenin ana muhalefet partisi CHP’ye yüklenerek felç etmeye çalışıyor. Elbette CHP’ye saldırırken düzen muhaliflerine ve toplumsal muhalefet dinamiklerine de gözdağı da veriyor.

Saldırının hedefindeki CHP ise, bir düzen partisinin tüm zaaflarıyla malul olduğu için, saldırılara karşı etkili bir duruş sergileyemiyor. Belli bir döneme kadar Saray rejimine karşı durmak bir yana, “normalleşme” adı altında uzlaşma yolu araması bunun en yakın örneklerinden birisi. Son dönemde kendilerini hedef alan saldırıların tırmanması ve sistematik bir hal alması, CHP yönetimine işin ciddiyetini de göstermiş oldu. Buna rağmen kapitalist sınıfların temsilcilerinden biri olan CHP, kendisini ezmeye çalışan Saray rejimine muhalefet ederken de sistemin genel çıkarlarını gözetmekten geri durmuyor. Bundan dolayı, birikmiş sınıfsal/toplumsal/sosyal sorunlara mecur kalmadıkça değinmiyor.  

CHP açısından, sermayeye ve emperyalist/siyonist güçlere uşaklıkta, işçi sınıfı ve emekçilere ise düşmanlıkta da sınır tanımayan ve meşruiyetini büyük oranda kaybetmiş bulunan Saray rejimine karşı kitlelerin etkin katılımıyla eylemli bir süreç örmek çok da zor değil. Ancak kapitalist düzenin çıkarlarına öncelik veren CHP, muhalefetini belli sınırlarda tutuyor. Bunun kendisi niyetten öteye, sınıfsal bir tutumu ifade ediyor. Dolayısıyla, tabandan ciddi bir basınca maruz kalmadığı sürece, bir düzen partisinin sınırlarının ötesine geçmesi pek görülen bir olay değil. CHP’nin 19 Mart saldırısına karşı harekete geçmesi ise kendi tercihinden çok, tabandan ve toplumsal muhalefet dinamiklerinden, özellikle de gençlikten gelen basıncın ürünüydü.

Çöküş korkusunu aşamayan Saray rejimi, CHP’nin yapısal zaaflarının farkında. Nitekim bu zaafları istismar ederek tam bir histeriyle saldırmaya devam ediyor. İliklerine kadar çürüyen Saray rejiminin akıbetini ise, CHP’nin alacağı tutumdan ziyade işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlü mücadelesinin gelişimi belirleyecek.