Vahşi kapitalizmin tüten dumanı...
Veli Aydın
“Sermaye, tepeden tırnağa, her gözeneklerinden kan ve kir damlayarak gelir.”
Karl Marx, Kapital Cilt I
O sabahlarda fabrika kapılarından içeri giren kadınların yüzlerinde hep aynı ifade vardı: Uykusuzlukla sönmüş gözler, açlığın bıraktığı çizgiler ve bir gün daha hayatta kalabilmenin soğuk kararlılığı…
Çocuklarını evde bırakırken aynı cümleyi mırıldanırlardı: ‘Anne birazdan dönecek.’
Ama o ‘birazdan’, çoğu kez kâr dumanına, makine gürültüsüne ve bitmeyen mesailere karışıp yok olurdu.
Çocuklarını yanında getirmek zorunda olan anneler, soğuktan morarmış küçük elleri montlarının içine sokar; kimi ise sabahın ayazını bastırmak, açlıkla titreyen o minicik bedenleri biraz olsun susturmak için çareyi bir tas sıcak suya karıştırılmış “ilaçta”, yani opiyumda bulurdu.
Ağlamasınlar, çalışırken tezgâhın başında uyuyakalıp ezilmesinler, patronun hışmına uğramasınlar diye…
O karanlık atölyelerde bebeklerin uykusu bile emeğin bir parçasına çevrilmişti.
Dünya onların gözünde büyük bir tezgâhtı: acının dokunduğu her ilmeğin altında bir annenin fısıltısı, bir çocuğun nefesi vardı.
Ve o kadınlar, karanlığın içinden yürüyüp alevi çalan Prometheus gibi, her gün ateşi çocukları için taşırken, en çok kendileri yanardı.
Lyon’da ‘ateşi çalan’ kadınların anısına…
Lyon’un yoksul mahallelerinde, 19. yüzyılın dokuma tezgâhlarında sabahın kör karanlığında işe koşan kadın işçiler vardı. Çoğunun çocuklarını evde bırakmaya bile imkânı yoktu; çünkü ev dediğin yer çoğu zaman bir odalık, soğuk bir taş duvardı. Bu yüzden bazen çalışırken yanlarında tutar, tezgâhın dibine yatırırlar; ağlamasın, üşümesin, hareket edip tezgâha sıkışmasın diye insanın içini parçalayan bir ritüelle çocuklarını opyumla uyuştururlardı. O küçücük bedenleri “rahat” uyusun diye değil, hayatta kalabilsin diye…
Çünkü kapitalizmin en temel kuralı şudur: Yoksulun zamanı bir sanrı imiş gibi hızla akarken, patronun kârı çarkı bir an bile durmamalıdır. Liyon’dan bu yana iki yüz yıl geçti ama öze dair hiçbir şey değişmedi. Çünkü kapitalizmin işleyiş yasaları değişmedi. Lyon’un dokuma tezgâhlarında opyumla uyutulan bebeklerin yerini şimdilerde Selçuk’ta sobanın dumanıyla boğulan beş kardeş aldı.
11 Kasım 2024’te Fadime Nefes, Funda Peri, Aslan Miraç, Masal Işık ve daha bir yaşındaki Aras Bulut… Annesi hurda toplamaya çıkmıştı; çünkü açlığın, yoksulluğun, borcun ve kesilmiş elektriğin kapısını çaldığı bir “evde” annenin “tercih” hakkı yoktu. Lyonlu kadınların tezgâha koşmak zorunda olmasıyla Selçuklu annenin hurdaya koşması arasında yalnızca tarih farkı var; acının biçimi aynı. Daha dün Kocaeli’nde bir parfüm fabrikasında çıkan yangında üçü çocuk altı kadın yanarak can verdi.
Daha çocuk yaşında çalışmak zorunda bırakılan kızlar… Onlar da Lyon’un, Selçuk’un, Dakka’nın, Kocaeli’nin ortak kaderinde buluştu: Ucuz emek, denetimsiz çalışma, ölümüne mesai ve sınır tanımayan kâr hırsı. O çocuklar ürün değil; anne kokusuna, oyun saatine, okula gitme hakkına sahip olması gereken insanlardı. Ama kapitalizm onların ömrünü bile üretim bandının yan ürününe çevirdi.
Buna paralel Türkiye’nin başka kentlerinde on binlerce anne çocuklarını aç okula gönderdi/gönderiyor. Kantin parasını denkleştiremeyenlerin, defter alamayanların, yolları yırtık ayakkabı ile yürüyenlerin, tarladan dönüp sınıfa girenlerin ülkesinde, “çocuk yoksulluğu” denen şey istatistik değil; her sabah annelerin boğazında düğümlenen bir çığlıktır. O çığlık bazen sessizdir. Çünkü yoksulluğun sesi çoğu zaman duyulmaz ama her gün milyonlarca annenin yüreğini parçalar.
Ve uzaklarda değil, aynı dünya düzeninin içinde, Bangladeş’in Dakka kentinde bir tekstil fabrikası… Rana Plaza’da yüzlerce kadın, “çöküyor” uyarılarına rağmen “üretim durmasın” diye çalışmaya zorlandıkları binanın altında can verdi.
Kimi göçük altında saatlerce bağırdı, kimi dikiş makinesinin başında, daha bitiremediği son siparişin kumaş parçalarıyla birlikte yandı. O kadınların çığlığı hâlâ duyulur: “Biz ölürken markalar kâr açıkladı.”
Aynı çığlık bugün Selçuk’taki beş kardeşin sessizliğinde, Kocaeli’nde yanarak ölen kadınların küllerinde, aç okula giden çocukların mahcup bakışında yankılanıyor. Çünkü her coğrafyada, her dönemde acı aynı merkezden yayılıyor: Kâr maksimizasyonu. Daha ucuz iş gücü. Daha az denetim. Daha çok üretim. Daha az insanlık...
Kapitalizmin bu evrensel dili, her kıtada aynı acıyı tercüme eder. Lyon’da çocukları opyumla uyuşturan düzen, bugün kadınları fabrikalarda ateşe mahkûm ediyor; Selçuk’ta beş kardeşi soğuğa, elektriksizliğe, ihmal zincirine hapsediyor; Bangladeş’te kadınlara ölüm talimatı veriyor, Kocaeli’nde çocuk işçilerin bedenini kimyasal alevlere teslim ediyor.
Bütün bu trajediler “tesadüf” değildir. Hepsi, kapitalizmin kâr hırsı ile toplumun en kırılgan halkalarını istikrarlı biçimde ezmesinin sonucudur.
Tüm bu yangınların, dumanların, gözyaşlarının kaynağı aynı bacadır: Sistemin kendisi.
Bugün Selçuk’ta bir anne mezarlığa gidemeyecek kadar yıkılmışken; Kocaeli’nde anneler evlatlarının yanmış bedenlerini teşhis etmeye çalışırken; Bangladeş’te ölen kadınların aileleri enkazdan çıkan kumaş parçalarına sarılırken; Lyon’un işçileri hâlâ tarihin karanlığından bize bakarken, insanlık aslında tek bir şeyi görüyor:
Bu düzen sürdükçe, hiçbir çocuk güvende değildir. Hiçbir anne huzurla uyuyamaz. Hiçbir işçinin hayatı, bir kapitalistin bilançosu kadar değerli olmaz.
Acıdan daha ağır olan gerçek budur. Ve bu gerçek, sisteme karşı birleşmeyen her toplumun sırtında yanmaya devam eder. Bugün yapılması gereken, yas tutmak kadar, belki ondan da fazla, şu hakikati kavramaktır:
Vahşi kapitalizm yenilmeden bu yangınlar sönmez. Bu düzen aşılmadan hiçbir çocuk güvenle büyümez.
Lyon’un o soğuk tezgâhlarının gölgesinde başlayan yangın, Selçuk’a, Kocaeli’ne, Bangladeş’e uzandı.
Aynı küllerin içindeyiz. Aynı çığlığın yankısındayız. Aynı karanlığın girdabındayız.
Lyonlu kadınlar bir zamanlar, ‘Biz ateşi çalıyoruz… çünkü karanlık çok uzun sürdü,’ diyerek kaderlerine meydan okumuşlardı.
Şimdi Ateşi yeniden çalma zamanı…
Yani sistemi yıkmak için yola çıkma zamanı…
Çünkü bu düzen değişmeden, hiçbir şey gerçekten değişmeyecek...
|