Bilimsel sosyalizmin büyük ustası Engels 205 yaşında...
Anarşizmi yeniden keşfetmek!
A. Eren
“Proleter hareketin hedefi olan tüm sınıfların ortadan kaldırılması bir kez gerçekleştirildiğinde, büyük üretici çoğunluğu az sayıdaki sömürücü azınlığın boyunduruğu altında tutmaya yarayan devletin gücü ortadan kalkar ve hükümetin işlevleri basit idari işlevlere dönüşür.” (K. Marx)
“Modern sosyalizmin amaçladığı devrim, kısaca ifade etmek gerekirse, proletaryanın burjuvaziye karşı zaferi ve tüm sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasıyla toplumun yeniden örgütlenmesidir.” (F. Engels)
Bilimsel sosyalizm ile anarşizm arasındaki ideolojik mücadele 150 yıldan fazla bir süredir devam etmektedir. Anarşizme yönelik marksist eleştiri, anarşist ve anarko-sendikalist sosyalizm anlayışlarının yeni biçimler altında ortaya çıkması ve günümüzün teorik-ideolojik tartışmaları gözetildiğinde hala da güncel bir görevdir.
Marx ve Engels, işçi sınıfının mücadelesini kapitalizm sınırları içindeki reformlarla sınırlandırmaya ve gelecek hedeflerinden vazgeçmeye çalışan oportünistlerin tüm girişimlerine de kararlılıkla karşı çıktılar. Komünistlerin misyonunu “mevcut hareketin içinde aynı zamanda hareketin geleceğini” temsil etmek olarak tanımladılar (Komünist Manifesto).
Proletarya ancak üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan toplumsal ilişkileri ortadan kaldırarak, toplumu sömürü ve baskıdan tamamen kurtararak özgürleşebilir. Devlet karşıtlığına dayalı anarşist argümanların, burjuvaziye ve iktidarına karşı başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçi sınıfların verdiği mücadele açısından herhangi bir politik değeri yoktur.
Burjuva ideologları geçmişte militan anarşizmi komünizmle özdeşleştirdikleri için, çoğunlukla öcüleştirirlerdi. Bugünse pek çoğu aynı anarşizmi sosyalizm karşıtı alternatif bir toplumsal düzen olarak sunuyor. Burjuvazi geçmişte de, güçlenen dünya komünist hareketi ve sosyalizmle mücadele ederken, sistemli bir şekilde sahte sosyalist sloganlara başvurmak zorunda kalmış ve bunun için sözde radikal ideologların desteğine ihtiyaç duymuştur. Bakunizmin birçok açıdan yeniden değer kazanması bu çerçevede bir rastlantı değildir. Bugün bir dizi burjuva tarihçi ve siyaset bilimci, anarşizmi sözde “otoriterlik karşıtı” veya “özgürlükçü” bir sosyalizm olarak kabul edilebilir hale getirmeye ve bunu da Marksizm’e karşı eleştiri zemininde yapmaya çalışmaktadır. Ancak Marx ve Engels, Bakunizmin ideolojisi ve pratiğinin, diğer anarşizm türleri gibi ne sosyalist ne de otoriterlik karşıtı olduğunu ortaya koymuşlardı.
Burjuvazinin ideolojik baskısı ve sosyalist blokun çöküşünün ardından artan anti-komünist propagandası da burada etkisini göstermektedir. Kötü şöhretli anti-devletçilik, genellikle revizyonizmi ve reformizmi örten ideolojik bir maskes olarak ortaya çıkmaktadır. Bilimsel sosyalizm karşıtları, bilimsel sosyalizme karşı ideolojik mücadelede açık iftiradan incelikli sözde sosyalist argümanlara kadar uzanan bir dizi yöntemden yararlanmaktadır. Bunun için, Marx ve Engels’in fikirlerinin az çok bilimsel bir kılıfla örtülmüş “yorumları” da kullanılmakta ve çeşitli “sosyalizm modelleri” sunulmaktadır.
Anarşizm, tutarlı bir ideoloji ve siyasi hareket olarak tanımlanamayacak denli heterojen bir yapıdadır. Ancak devlet sorununda genel ortak noktalar saptanabilir. Anarşistlerin devlet eleştirisi esas olarak burjuva devletine yönelik değildir. Aksine onlar, her türlü iktidar, otorite ve devlet yapısını toplumun temel kötülüğü olarak reddeder. Anarşistler hedef olarak tam bir “hakimiyetsiz toplum” durumunu amaçlarlar
Klasik biçimiyle anarşizm, yani işçi hareketinde gerçek bir temele sahip felsefi bir öğreti ve siyasi strateji olarak (Proudhon, Bakunin, Kropotkin veya İspanyol anarko-sendikacılar tarafından savunulan biçimiyle) bugün neredeyse hiç görülmemektedir.
Anarşist akım, 1994 yılında Meksikalı Zapatistlerin (EZLN) ayaklanması ve küreselleşme karşıtı hareketle yeniden yeşermeye başladı. Zapatistlerin “İktidarı ele geçirmeden dünyayı değiştirmek” sloganı popüler hale geldi. Ulusal kurtuluş hareketleri ile kapitalizm karşıtı bazı sol çevrelerin bilimsel sosyalizmden kopmaları, leninist devrim teorisinden uzaklaşmayı getirdi.
Özellikle Amerika’da etkili olan “özgürlükçü komünalizm”, toplumu âdem-i merkeziyetçi temelde örgütlemeyi ve birbiriyle bağlantılı komünler (belediyeler) üzerinden organize etmeyi savunan anarşist bir yaklaşımdır. Öncülerinden biri Murray Bookchin’dir. Görüşleri Amerikan ekoloji hareketini ve “küreselleşme karşıtı hareketi” etkilemiştir. “Özgürlükçü komünalizm”in genel ilkeleri, hiyerarşinin olmaması, işbirliği, doğrudan demokrasi, sosyal adalet ve ekolojidir. Bu düşünce çizgisi, Kürt ulusal hareketi ve Öcalan’ın “demokratik konfederalizm” tezinin (demokratik modernite!) ideolojik temelini oluşturmaktadır.
Ercan Jan Aktaş, “Anarşist perspektif ile Öcalan okuması” yazı dizisinde bu konuda şunları söylüyor: “Öcalan’ın bu kuramsal yönelimi, özellikle Murray Bookchin’in ‘toplumsal ekoloji’ ve ‘özgürlükçü belediyecilik’ düşüncelerinden esinlenmiş ve anarşist kuramla yakın bir bağ kurmuştur. Devletin ve iktidarın merkezileşmesine karşı, halk meclislerine dayalı yerel özyönetim modelleri; demokratik konfederalizm biçiminde Öcalan’ın sisteminde kurucu bir role sahip olmuştur.” (https://yeniyasamgazetesi9.com/demokratik-modernitenin-anarsist-yuzu/)
Aktaş, Öcalan’ın PKK’nın 12. Kongresi’ne sunduğu “Perspektif” metninde yer alan şu sözlerine de dikkat çekiyor: “Marx Bakunin’i anlasaydı, Lenin de Kropotkin’i anlasaydı sosyalizmin kaderi kesinlikle başka türlü gelişirdi.”
Bilimsel sosyalizmin ustalarına anarşizm üzerinden yapılan eleştiriler gerçekleri yansıtmadığı gibi, bir karalama kampanyasının bir parçası olarak önümüzde duruyor.
Proudhon ve Bakunin’e yönelik eleştirileri, Marx ve Engels`in konuya ilişkin değerlendirmelerini hatırlamak bu nedenle önemlidir. 1848 devrimlerinin yükseliş döneminde ortaya çıkan anarşist akımlar bir sosyal devrimi savunurken, yeni dönem anarşist akımlarının geneli kapitalist toplumsal düzene dokunmayan bir tür entegrasyonu öne çıkarıyorlar. Dolayısıyla onları geçtiğimiz yüzyılın akımlarıyla kıyaslamak isabetli olmayacaktır.
Proudhon’dan Murry Bookchin’e anarşizm
Proudhon, barışçıl bir anarşizmin temsilcisi idi; değişim ilişkilerini reform ederek kapitalist düzeni sosyal açıdan adil bir düzene dönüştürmeyi, bu yolla kapitalist düzenin çelişkilerini çözmeyi amaçlıyordu.
Onun sosyalizmi, birbirinden bağımsız küçük meta üreticilerinden oluşan ve adil bir değişim sistemine dayalı bir toplum olarak tanımlanıyordu. Toplumsal dönüşümün kademeli, barışçıl ve tamamen ekonomik önlemlerle gerçekleştirilmesi gerektiğini savunan Proudhon, siyasi devrime karşı çıkıyordu. İşçilerin örgütlenmeleri gerektiğini savunsa da, onları yalnızca kooperatifler, mübadele bankaları ve kredi kurumları kurmaya yönlendiriyordu. Sendikal örgütlenme ve grev mücadelesi gibi proleter sınıf mücadelesinin belli biçimlerini, özellikle de siyasi eylemlere katılımı kesinlikle reddediyordu.
Proudhon toprak sahiplerini, finans aristokrasisini ve borsa spekülatörlerini sert bir şekilde eleştiriyor ve sosyal devrimin gerekli olduğunu ilan ediyordu. Ancak kapitalist düzenin temellerine dokunmak bir yana, özel mülkiyet ilişkilerini tasfiye etmek istemiyordu. O sadece onun kusurlarını ortadan kaldırmayı ve ayrıca zamanını doldurmuş üretim biçimlerini savunuyordu. Gelecekteki düzen, onun için her şeyden önce adil bir şekilde dağıtılmış küçük mülkiyete dayalı bir toplumdu. Proudhon bunu aynı zamanda anarşinin imparatorluğu olarak tanımlıyordu. Ona göre devlet ve siyasi gücü, tüm toplumsal kötülüklerin ana kaynağı idi.
Engels, “Konut Sorunu” üzerine yayımladığı makalelerde Mülberger’in Proudhonist görüşlerini eleştirdi. Yürüttüğü tartışmada Marksizmin toplumsal dönüşümün birçok temel sorununa yaklaşımını somut biçimde ele aldı. Proleter devriminin nesnel ve öznel önkoşulları, proletarya diktatörlüğünün gerekliliği, kapitalist özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasına yönelik teorik açıklamalarda bulundu. Ayrıca büyük üretimde ve küçük çiftçi üretiminde üretim araçlarının toplumsallaştırılmasının çeşitli yolları, eski işbölümünün kaldırılması ve yeni toplumun diğer sosyal hedefleri gibi birçok temel konuda yeni perspektifler sundu.
Bu bağlamda Engels özellikle iki noktaya dikkat çekti:
İlk olarak, hızla ilerleyen kapitalist sanayileşmenin yıkıcı sonuçlarını gerekçe göstererek, tarihsel olarak geride kalmış küçük üretimi idealize etme ve bundan yola çıkarak ütopik sosyalizm kavramını geliştirme girişimlerine kararlı bir şekilde karşı çıktı. Mülberger ile yaptığı tartışmada, toplumsal ilerlemeye karşı olan Proudhonizm’e karşı temel önemde bir noktanın altını çizdi. Komünist toplumun ve onun en temel hedefi olan kişiliğin her yönüyle gelişmesinin maddi koşulları, ancak modern büyük sanayi ile yaratılabilir:
“Ve işte tam da bu sanayi devrimi sayesinde insan emeğinin üretici gücü -insanlık tarihinde ilk kez olarak- öylesine yüksek bir düzeye yükselmiştir ki, tümü içinde rasyonel bir iş bölümü varsayımıyla, yalnızca toplumun her üyesi için bol tüketim ve büyük yedek fonu için değil, ayrıca her bireye yeterli boş zaman bırakarak, tarihsel olarak miras kalan kültürün -bilim, sanat, ilişki biçimleri- gerçekten korunmaya değer [öğelerinin] yalnızca korunması değil, egemen sınıfların tekeli olmaktan çıkarılıp bütün toplumun ortak malı haline dönüştürülmesi ve daha da geliştirilmesi için yeterli üretim yapılması olanağı vardır. Ve belirleyici nokta buradadır: insan emeğinin üretici gücü bu düzeye yükseldikten sonra, bir egemen sınıfın varlığı için tüm mazeretler ortadan kalkmaktadır…” (Konut Sorunu, Sol Yayınları çevirisi)
İkinci olarak Engels, küçük-burjuva sosyalizminin reformizmini eleştirerek, modern üretici güçlerin ancak bir toplumsal devrimle işçi sınıfı ve emekçi müttefikleri tarafından kapitalistlerin elinden alınıp tüm topluma mal edilebildikleri taktirde, insanların çok yönlü gelişimi için kullanılabileceğini vurguladı
“Anarşistlerle aramızdaki temel fark”
Engels, 1872 yılında Theodor Cuno’ya yazdığı bir mektupta, Bakunin ve anarşistlerin görüşlerine yönelik eleştirilerini şöyle özetliyordu:
“Sosyal demokrat işçilerin büyük çoğunluğu, devlet iktidarının, egemen sınıfların – toprak sahipleri ve kapitalistler – toplumsal ayrıcalıklarını korumak için kendilerine verdikleri bir örgütten başka bir şey olmadığı görüşünü savunurken, Bakunin devletin sermayeyi yarattığını, kapitalistin sermayesini yalnızca devletin lütfuyla elde ettiğini iddia eder. Dolayısıyla devlet başlıca kötülük olduğu için, öncelikle devletin ortadan kaldırılması gerekir, o zaman sermaye kendiliğinden yok olur; biz ise tersine, sermayeyi, tüm üretim araçlarının azınlığın elinde toplanmasını ortadan kaldırırsak, devlet kendiliğinden ortadan kalkacağını söylüyoruz. Aradaki fark çok önemlidir: önceden bir sosyal devrim yapılmadan devletin ortadan kaldırılması anlamsızdır – sermayenin ortadan kaldırılması ise tam da sosyal devrimdir ve tüm üretim tarzının değişmesini içerir. Ancak Bakunin için devlet temel kötülük olduğundan, devleti, yani herhangi bir devleti, cumhuriyeti, monarşiyi veya her neyse, ayakta tutabilecek hiçbir şey yapılmamalıdır. Bu nedenle, tüm siyasetten tamamen uzak durulmalıdır. Siyasi bir eylemde bulunmak, özellikle de bir seçime katılmak, ilkeye ihanet olur. Propaganda yapmak, devleti eleştirmek, örgütlenmek gerekir ve tüm işçiler, yani çoğunluk kendi yanında olduğunda, tüm yetkilileri görevden alır, devleti ortadan kaldırır ve onun yerine Enternasyonal örgütlenmesini kurar. Bin yıllık imparatorluğun başladığı bu büyük eylem, sosyal likidasyon olarak adlandırılır.”
“Bakunin’e göre Enternasyonal, siyasi mücadele için yaratılmamış, sosyal likidasyon sırasında eski devlet organizasyonunun yerini hemen alabilmesi için yaratılmış olduğundan, Bakunin›in gelecekteki toplum idealine olabildiğince yaklaşmalıdır. Bu toplumda her şeyden önce otorite yoktur, çünkü otorite = devlet = mutlak kötülüktür. (İnsanların bir fabrikayı nasıl işlettiklerini, bir trenle nasıl seyahat ettiklerini, bir gemiyi nasıl yönettiklerini, nihai karar verme yetkisi olmadan, tek bir yönetim olmadan, bize elbette söylemezler.) Çoğunluğun azınlık üzerindeki otoritesi de sona erer. Her birey, her topluluk özerktir, ancak sadece iki kişiden oluşan bir toplumda, her birinin özerkliğinden bir şeylerden vazgeçmeden bu nasıl mümkün olabilir, Bakunin bunu yine gizlemektedir. [...] Bu otorite gönüllü olarak devredilmiş olsa bile, otorite olduğu için ortadan kalkmalıdır!” (Theodor Cuno’ya mektup, 24 Ocak 1872, MEW 33, s.388-389
Yeniden Bakunin!
Bakunizm, kapitalist sömürü ve baskıya karşı küçük-burjuva tepkinin bir ifadesiydi. Aşırı bireyciliği, isyanı ve örgütsüzlüğü idealize eden Bakunizm, devrimci hareketin ana güçleri olarak gördüğü sınıf dışı entelektüel gençlik, yoksullaşmış köylüler ve lümpen proletarya gibi politik olarak istikrarsız kesimlerin eğilimlerini dile getiriyordu. Proudhon’un “barışçıl” anarşizminden farklı olarak, Bakunin’in “isyankar” anarşizmi devrim çağrısı yapıyordu. Sadece büyük toprak sahipleri, sanayiciler ve bankacılara değil, her türlü özel mülkiyete karşı çıkıyor, ancak devrimciliği laf kalabalığında boğuluyordu.
İdealist bir dünya görüşüne bağlı olan Bakunin, esasen kapitalizme yönelik ahlaki bir eleştirinin ötesine geçemedi. Marx ve Engels bunu, tüm küçük-burjuva sosyalist akımların temel özelliği olarak nitelendirdiler. Felsefi öncülleri olan Stirner ve Proudhon gibi Bakunin de devleti tüm toplumsal kötülüklerin kaynağı olarak görüyor ve her türlü devlet otoritesinin derhal kaldırılmasını talep ediyordu. Geleceğin toplumu hakkında ilkel eşitlikçi düşüncelere başvuruyordu.
Bakunin’in görüşlerinin özü; din ile ekonomik, siyasal ve sosyal kurumların radikal bir şekilde ortadan kaldırılmasını öngören “sosyal likidasyon”du. Bunu gerçekleştirecek olan sosyal devrimi, kitlelerin kendiliğinden ayaklanması olarak görüyordu. Sınıf çıkarları hakkında sistematik bir aydınlatma ve devrimci eylem için bir örgütlenme olmadan da kitlelerin devrim yapabileceklerini iddia ediyordu. İşçi sınıfının siyasi partileri için verilen mücadele ve proletarya diktatörlüğü, otoriterlik olarak görülüp reddediliyordu.
Marx, 1871 yılında “Siyasi kayıtsızlık” başlıklı makalesinde, Bakunistlerin “sosyal likidasyon”a yönelik olmayan her türlü siyasi faaliyetten uzak durulmasını talep etmelerine karşı çıkmıştı. Bu tutum, işçi sınıfının güçlerini bir araya getirmesini, sosyalist toplum için mücadele etmek üzere kısmi hedefler için örgütlenmesini ve eğitilmesini engelliyor, böylece işçi sınıfı yönünü kaybederek silahsızlandırılmış oluyordu.
Bunun pratik kanıtı, 1873 İspanya Devrimi’nde görüldü. Engels, “Bakunistler iş başında” başlıklı makale dizisinde, bunu açıkça ortaya koydu. Anarşistler, devrimci bir proleter partinin oluşumunu engelleyerek, Paris Komünü’nden sonraki ilk devrimde ve sonraki devrimlerde, işçilerin bilinçli, birleşik ve örgütlü bir şekilde hareket etmesini zorlaştırmışlardı. Sadece sözde devrimci olan bu kişiler, “devrim yapmamanın en iyi örneğini sergilemişler”di. Bakunistlerin söylemleri ile pratikleri arasında tutarsızlığın en somut örneği yaşanmıştı.
Engels bu çerçevede şunları söylüyordu:
“Bakuninciler, gerçekten devrimci bir durumla karşı karşıya kalınca tüm daha önceki programlarını kaldırıp atmak zorunda kaldılar. İlkönce her türlü siyasal etkinlikten, özellikle de seçimlere katılmaktan uzak durmayı bir görev haline getirerek teoriyi feda ettiler. Sonra, sıra geldi anarşiye ve devletin kaldırılmasına; bu kez devleti kaldırmaktansa, bir sürü yeni ve küçük devlet yaratmaya kalkıştılar. Daha sonra, işçilerin, proletaryanın derhal ve tam kurtuluşunu amaçlayan hiçbir devrime katılmamaları gerektiğini söyledikleri ilkeyi kaldırıp attılar ve gene kendileri, açıkça ve düpedüz burjuva olan bir harekette yer aldılar. Son olarak, kendileri tarafından ilan edilmiş olan ilkelerini, devrimci bir hükümetin kurulmasının işçi sınıfının yeni bir aldatılmasından ve işçi sınıfına karşı yeni bir ihanetten başka bir şey olmayan bu ilkeyi, hiç kılları kıpırdamadan çeşitli kentlerin yönetim komitelerine dayanarak ve burjuvazi tarafından oy ile yenilgiye uğratılmış ve siyasal olarak sömürülmüş güçsüz bir azınlık olarak hemen her yerde açıkça ayaklar altına aldılar.”
“Anarşi, bağımsız grupların özgür federasyonu vb. olarak adlandırılan ilkelerden geriye kalan tek şey, devrimci mücadele araçlarının ölçüsüz ve anlamsız bir şekilde parçalanmasıdır. Bu da hükümetin, bir avuç askerle neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan bir şehirden diğerine geçmesini sağlamıştır.”
(…)
Anarşi, bağımsız gruplann özgür federasyonu vb. gibi sözde ilkelerden geriye, artık hükümetin, bir avuç birlikle, hemen hiçbir dirençle karşılaşmaksızın ardarda kentlere boyun eğdirmesine olanak veren, devrimci savaş olanaklannın ölçüsüzce ve akılsızca saçılmasından başka bir şey kalmıyor.” (Marx-Engels, Anarşizm Üzerine, Sol Yayınları, 3. Baskı, s.149))
Marx ve Engels, Bakunin’in proletarya diktatörlüğü fikrini karalamasına kararlılıkla karşı çıktılar. Proletarya diktatörlüğünün hiçbir şekilde sadece şiddet kullanımı anlamına gelmediğini, öte yandan işçi sınıfının devrimci şiddetinin, kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin gerici şiddetiyle hiçbir şekilde özdeşleştirilemeyeceğini vurguladılar.
Bakunistlerin karşı çıktığı şiddet ve otorite gibi kavramların sınıf içeriğinden soyutlanarak ele alınamayacağını söyleyen Engels, “Otorite Üzerine” başlıklı makale dizisinde bu sorunu ele aldı. İşçi sınıfı, burjuvaziyi devirmek için kararlı bir şekilde devrimci şiddeti kullanarak siyasi egemenliğini ve sosyal kurtuluşunu sağlayabilirdi. Burjuvazi tarafından kanlı bir şekilde bastırılan komünün trajik kaderi şunu öğretmişti: İşçi sınıfı, “silahlarının gericilere aşıladığı korku yoluyla iktidarını kalıcı hale getirmelidir.” Bakunin’in, sosyal devrimin ilk eyleminin otoritenin ortadan kaldırılması olması gerektiği yönündeki görüşüne ilişkin olarak Engels şöyle diyordu: “Paris Komünü, burjuvaziye karşı silahlı halkın otoritesini kullanmasaydı, bir gün bile ayakta kalabilir miydi? Tersine, bu otoriteyi yeterince kullanmadığı için onu suçlamamız gerekmez mi?”
Bakunistlerin devletin derhal kaldırılması talebini en kapsamlı şekilde ele alan Marx da şunları söylüyordu: İşçi sınıfı, kapitalist baskı ve sömürüyü ancak, “ekonomik ayrıcalıklara sahip sınıflarla tek tek mücadele etmek yerine, onlara karşı genel şiddet araçlarını kullanacak kadar güç ve örgütlenme kazanmışsa” ortadan kaldırabilir.
Bakunin’in anarşizmi gelecekteki toplumu, Proudhon’da olduğu gibi, birbirleriyle değişim yoluyla bağlantılı olan özerk komünler (belediyeler) veya kooperatifler topluluğu olarak tasvir ediyordu. Aynı zamanda, tüm yaşamın kaba bir eşitlikçilik anlayışı temelinde düzenlenmesini öngörüyordu. Söz konusu programa göre, gizli devrimci anarşist komitesi, “devrimden hemen sonra”, “tüm mülkiyetin ortak mal olduğunu” ilan etmeliydi. Kooperatifler, “ortak yemekhaneler, uyku yerleri” ve benzerlerinin kurulmasına derhal başlanmalıydı.
Marx ve Engels, Bakunistlerin kaba eşitlikçilik anlayışına karşı çıktılar ve onların “saçma sapan örgütlenme planını”, “kışla komünizminin bir örneği” olarak eleştirdiler. Savundukları anti-otoriterizmin gerisinde, yeni toplumda ilkel eşitlikçiliği zorlayacak bürokratik bir otoritenin gizlendiğini ortaya koydular.
Ayrıca sınıf çatışmasının bir ürünü ve sınıf baskısının bir aracı olan siyasi iktidarın süreç içerisinde sönümleneceğine, zira proletaryanın sınıf egemenliğinin tüm sınıfları ortadan kaldırmayı amaçladığına işaret ettiler. Bunun uzun bir tarihsel süreç olduğunu ve proletaryanın “tam zaferine”, yani sınıfsız toplumun kurulmasına kadar siyasi iktidara ihtiyaç duyulacağını vurguladılar. Devletin ortadan kalkması ise “kamu görevlerinin siyasi karakterini yitirmesi, gerçek sosyal çıkarları koruyan sıradan idari görevlere dönüşmesi” anlamına geliyordu. Komünist toplum ne bir kışla rejimi ne de anarşik bir durum olabilirdi. Komünist toplum, üretici güçlerin yüksek bir gelişmişlik düzeyine ve emeğin toplumsallaşmasına dayandığından, ancak yüksek düzeyde örgütlü bir toplum biçimi olabilir.
Bakunin, komünizmde ya tüm halkın hüküm sürdüğünü ve bu durumda yönetimin olamayacağını, ya da yöneticilerin var olduğunu ve bu durumda hüküm sürenlerin yanı sıra hükmedilenlerin de olacağını belirtmiştir. Marx bu yanlış ikilemi açıklığa kavuşturur: Yönetim, belediyelerin özyönetimiyle başladığı için, “sınıf egemenliği ortadan kalktığında ve mevcut siyasi anlamıyla devlet olmadığında”, tüm “yönetenler” aynı zamanda “yönetimin” üyeleri olacaktır. Böylece yönetim ve egemenlik gibi kavramlar anlamlarını yitirecektir. Marx, sınıfların olmadığı bir toplumda devletin yerini alacak olan komünist toplumsal özyönetim fikrini ayrıntılı bir şekilde geliştirerek, komünizmle ilgili bilimsel görüşü ortaya koymuştur.
Marx, komünist toplumda siyasi iktidarın ortadan kalkmasından sonra idari organların, işlevlerin ve seçimlerin niteliğinin değişeceğine de işaret eder: “Seçimin niteliği, bu isimden değil, ekonomik temelden, seçmenlerin ekonomik ilişkilerinden kaynaklanır ve işlevler politik olmaktan çıktığı anda, 1. yönetimin işlevi ortadan kalkar; 2. genel işlevlerin dağılımı, hiçbir egemenlik içermeyen bir iş meselesi haline gelir; 3. seçim, bugünkü politik niteliğinden tamamen uzaklaşır.” (Karl Marx, Bakunin’in “Devlet ve Anarşi” kitabının özeti, MEW, Bd.18, s.634-635)
Ek: Lenin ve Kropotkin
Vladimir Bonch-Bruyevich Lenin’in özel sekreteri ve en yakın yoldaşlarından biridir. Devrimde savaş mevziinde/ Anılar ve yazılar (Auf Kampfposten in der Revolution/ Erinnerungen und Schriften) başlıklı kitabında Lenin’in Kropotkinle ilişkilerine de yer verir. Lenin’in Kropotkin ile tartışması, anarşist liderin özellikle kooperatiflerle ilgilendiği ve devrim için bütünsel bakış açısını kaybettiği ortaya koymaktadır
İlgili kitaptan bazı pasajlar sunuyoruz:
[Kropotkin ile] “... görüşme 1919 yılında gerçekleşti. 8, 9 veya 10 Mayıs olmalı. ... Vladimir İlyiç, geniş bir gülümsemeyle koridorda ona doğru yürüdü, çok dostça ve dikkatli bir şekilde koluna girdi ve son derece nazik ve kibar bir şekilde onu odaya götürdü, bir koltuğa oturttu ve karşısına oturdu. “Ancak bu, bu geri kalmış devlet iktidarı altında yaşamak zorunda olanlar için bir teselli değildir,” diye karşılık verdi Kropotkin, “çünkü iktidar, onu ele geçiren herkes için başlı başına korkunç bir zehirdir.”
“Ne yapmalı?” diye yanıtladı Vladimir İlyiç. “Devrim, buz eldivenlerle yapılamaz. Bazı hatalar yaptığımızı ve yapmaya devam edeceğimizi çok iyi biliyoruz. Düzeltilebilecek her şeyi düzeltiyor ve hatalarımızı, çoğu zaman kendi zararımıza olacak şekilde itiraf ediyoruz. Ancak tüm eksikliklere rağmen, sosyalist devrimimizi zaferle sonuçlandırıyoruz. Siz de bize bu konuda yardımcı olabilirsiniz. Fark ettiğiniz tüm sorunları bize bildirin. Emin olun, her birimiz bu sorunlara büyük bir dikkatle yaklaşacağız.”
“Devletin zorlayıcı gücü olmadan bunun mümkün olmadığını söylüyorsunuz,” diye Pjotr Alexejewitsch tekrar teorikleşmeye başladı. “Ama ben mümkün olduğunu iddia ediyorum. Şiddetsiz ilkenin nasıl geliştiğini bir gözlemleyin. Örneğin İngiltere’de -oradan yeni bilgi aldım- limandaki liman işçileri harika, tamamen özgür bir kooperatif kurmuşlar ve her türlü üretim alanından giderek daha fazla işçi bu kooperatife katılıyor. Kooperatif hareketi muazzam ve doğası gereği son derece önemli.”
Pjotr Alexejewitsch konuşup durdu, İngiltere’nin başka bir yerinde başka bir kooperatifin kurulduğunu, İspanya’nın başka bir yerinde başka bir küçük (kooperatif) birliğin kurulduğunu ve Fransa’da sendikalist hareketin nasıl gelişeceğini anlattı. Lenin daha fazla dayanamayıp sözünü keserek şöyle dedi: “Hayatın politik yönüne dikkat etmemek ve işçi sınıfını doğrudan mücadeleden alıkoymak çok tehlikelidir.”
“Ama sendika hareketi milyonları birleştiriyor. Bu başlı başına önemli bir faktör” diye heyecanla itiraz etti Pjotr Alexejewitsch. “Kooperatif hareketi ile birlikte, bu büyük bir adımdır.”
“Hepsi çok güzel” diyerek Vladimir Ilyiç sözünü kesti. “Elbette kooperatif hareketi önemlidir, ancak sendikalist bir hareket olarak tek başına zarar verir. Bu en önemli şey mi? Tek başına yeni bir şeye yol açabilir mi? Kapitalist dünyanın kooperatif hareketine yol açacağını gerçekten düşünüyor musunuz? Her türlü yöntemle onu kendi eline almaya çalışacaktır. İngiliz işçilerin bu ‘şiddetsiz’ kooperatif grubu, acımasızca bastırılacak ve sermayenin hizmetine sunulacaktır. Sermaye, size kooperatif hareketinde bu kadar sempatik gelen bu yeni, gelişmekte olan yönelimi, binlerce iplikle, bir örümcek ağı gibi sararak bağımlı kılacaktır. Lütfen affedin, ama bu önemsiz bir şey! Bunlar önemsiz ayrıntılar! Gerekli olan kitlesel eylemlerdir. Bunlar olmadığı sürece ne federalizmden ne komünizmden ne de sosyal devrimden söz edilebilir. Bunlar çocuk oyuncakları, gerçek temeli olmayan, araçları ve gücü olmayan boş laflar ve bizi sosyalist hedeflerimize hiç ama hiç yaklaştırmıyor.”
|