İran savaşı ve gösterdikleri
A. Engin Yılmaz
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, ikinci ayına evrilmiş durumda. ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki güncel politikaları ve İran’a karşı yürüttüğü savaş, on yıllardır bölgede izlediği çizginin devamıdır. Başlangıcı ise İran’daki Şah rejiminin yıkılışına kadar uzanmaktadır. Şah rejiminin yıkılmasıyla ABD, İran’ın petrol kaynakları üzerindeki egemenliği ile birlikte güçlü bir bölgesel dayanağını yitirmişti. Bu nedenle ABD, İran’daki rejimi devirerek zenginliklerini yeniden kontrol altına almayı ve hegemonik konumunu güçlendirmeyi temel hedeflerinden biri olarak saptamıştır. İran’a boyun eğdirilmesi durumunda, küresel hegemonya çerçevesinde önemli avantajlar elde edecektir.
Savaşın nasıl bir seyir izleyeceği bilinmemekle birlikte, İran’ın ağır darbeler almasına rağmen gelinen aşamada ABD ve siyonistler büyük bir politik ve moral darbe almıştır. Trump’ın “Pers medeniyetini yok etme” ve İran’ı “taş devrine döndürme” yönündeki tehditleri sonuç vermeyince, müzakerelere mecbur kalınmıştır. Savaş, kısa sürede “hızlı zafer” beklentilerinin ötesine geçerek daha karmaşık bir sürece evrilmiştir. Savaşın ikinci ayında ortaya çıkan tablo, yalnızca askeri dengeleri değil, siyasal ve ekonomik güç ilişkilerini de derinden etkilemiştir. ABD’nin müzakereye zorlanması, bu iç içe geçmiş bir dizi olgunun sonucudur.
Savaş gelinen yerde bir dizi temel olgusal gerçeği ortaya koymuştur:
1- ABD’nin küresel hegemonik konumunun zayıflamasına ve bu zayıflamanın militarist çıkışlarla telafi edilmeye çalışılmasına rağmen, İran savaşı beklenenin tersi bir sonuç üretmiştir. İran savaşı, ABD’nin artık dünyaya tek başına nizam verme kapasitesini yitirdiğini, hegemonyasının geri dönülmez şekilde çözüldüğünü yeni bir düzeyde tescillemiştir. Savaş ABD’nin gücünü kanıtlamak için başlatılmış ancak zayıflığını açığa çıkaran bir olguya dönüşmüştür. ABD’nin askeri kapasitesi ve saldırı gücü tartışmasız olsa da siyasal planda aynı ölçüde belirleyici olamadığı görülmüştür. ABD müttefiklerini bir blok halinde harekete geçirememiştir. Bu durum, hegemon gücün yalnızca askeri değil, politik liderlik kapasitesinde de ciddi bir aşınma yaşadığını göstermektedir. Hegemonya, yalnızca zor kullanma yeteneği değil, aynı zamanda rıza üretme kapasitesidir. İran savaşı bu alandaki zayıflığını ortaya koymuştur.
2- Savaşın bölgesel sınırları çok kısa sürede aşılmış, küresel düzeyde etkiler yaratmıştır. Enerji piyasalarındaki dalgalanmalar, ticaret yollarındaki riskler ve finansal piyasalardaki belirsizlikler, savaşın dünya ekonomisi üzerindeki doğrudan etkilerini ortaya koymaktadır. Hürmüz Boğazı gibi stratejik geçiş noktalarının savaşın merkezine yerleşmesi, bu çatışmanın yalnızca askeri değil, aynı zamanda kapitalist sistemin işleyişi açısından da kritik olduğunu göstermektedir. İran’ın bölgedeki ABD üslerine ve müttefiklerine yönelik saldırılar gerçekleştirmesi, çatışmayı çok cepheli ve kontrolü zor bir hale getirmiştir. Bu yayılma eğilimi savaşın maliyetini artırırken, belirsizlikleri de derinleştirmiştir.
3- Savaşın küresel ekonomik etkileri son derece hızlı ve derin olmuştur. Enerji fiyatlarında ani yükselişler yaşanmış, petrolün varili kısa sürede 100 doların üzerine çıkmış, küresel piyasalarda ciddi dalgalanmalar görülmüştür. Hürmüz Boğazı’ndaki kesintiler ve enerji altyapılarına yönelik saldırılar, dünya ekonomisi üzerinde doğrudan bir baskı yaratmıştır. Uluslararası enerji ajanslarının bu durumu “tarihteki en büyük enerji güvenliği krizlerinden biri” olarak tanımlaması, savaşın küresel ekonomik sistemi doğrudan sarsan sonuçlar ürettiğini ortaya koymaktadır.
4- Savaş, hem bölgesel hem de küresel güç ilişkilerinde yeni bir sürecin kapısını aralamıştır. Emperyalist sistemde güç dengeleri hiçbir zaman değişmez değildir. Her büyük kriz ve savaş, bu dengelerin yeniden kurulmasına yol açar. İran savaşı da bu açıdan yeni dengelerin kurulmasının bir aracı olmuştur. Mevcut ittifakların esnemesi, bazı güçlerin temkinli tutum alması ve doğrudan çatışmaya girmemesi, yeni bir jeopolitiğin işaretlerini vermektedir. Emperyalist sistemdeki güç dengelerinin yeniden şekillendiğini göstermektedir.
5- Trump yönetimi, ABD ve İsrail’in yıkıcı askeri gücünün İran rejimini hızla devireceğini varsaymıştır. Ancak bu beklenti gerçekleşmemiştir. İkinci ayına giren savaşın sonunda, ABD-İsrail ittifakının askeri yıkım gücüne rağmen, bunlar İran rejiminin teslim olmasını veya çökmesini sağlamaya yetmemiştir. İran’ın kısa sürede iç erozyona uğraması beklenirken, tam tersine İran halkı rejim etrafında kenetlenmiştir.
6- Emperyalist blok içindeki çatlaklar derinleşmiştir. ABD’nin jeopolitik öncelikleri ile müttefiklerinin ekonomik çıkarları arasındaki uyumsuzluk belirginleşmiştir. Savaşın maliyeti arttıkça ilişkiler ciddi bir krize dönüşmektedir. Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı açmak için yaptığı koalisyon çağrılarının karşılıksız bırakılması Atlantik ittifakını sarsmıştır. Bu müttefikler, kendi enerji güvenliklerini ABD’nin jeopolitik kumarına feda etmek istemeyerek, daha özerk bir politika izleme arayışını hızlandırmışlardır. ABD’nin emperyalist çıkarları, artık müttefiklerinin ekonomik bekasını “tehdit“ eder noktaya gelmiştir. Aynı zamanda ABD’nin küresel ticaretin güvenliğini sağlama kapasitesinden uzak olduğu görülmüştür. Bu aciziyet, Çin ve Rusya gibi rakipler nezdinde ABD’nin caydırıcılığının erimesinin hızlandığı anlamına gelen bir “kağıttan kaplan” sendromu olarak değerlendirilmektedir.
7- Amerikan iç siyaseti de bu savaşın yarattığı baskı altında sarsılmaktadır. Nüfusun yüzde 54’ünün savaşa karşı çıkması ve MAGA hareketi içindeki Tucker Carlson, Marjorie Taylor Greene ve Joe Rogan gibi sağcı milliyetçi figürlerin savaşa açıkça bayrak açması, Amerikan egemen sınıfının geleneksel savaş aygıtına karşı sağdan yükselen bir tepkiyi tetiklemiştir. Joe Kent gibi kritik isimlerin “İsrail lobisinin baskısıyla savaşa giriyoruz” diyerek istifa etmesi, devlet aygıtının en üst kademelerinde bile ciddi çelişkilerin yaşandığının kanıtıdır. ABD iç siyasetinde artan savaş karşıtlığı ve egemen sınıf içindeki görüş ayrılıkları, savaşın sürdürülebilirliğini zora sokmuştur.
8- Savaşın gerekçeleri ile gerçek nedenleri arasındaki çelişki açığa çıkmıştır. Savaş “önleyici saldırı” ya da “güvenlik” gerekçeleriyle açıklanmış ancak somut bir tehdit kanıt ortaya konulamamıştır. Bu durum, emperyalist müdahalelerin ideolojik meşruiyet üretme mekanizmalarının giderek daha fazla sorgulandığını göstermektedir. Bu savaşın, emperyalist güçlerin Ortadoğu üzerindeki hakimiyet mücadelesinin, enerji kaynakları ve jeostratejik konum üzerindeki rekabetin somut bir ifadesi olduğu emekçiler tarafından da daha açık görülür olmuştur.
İran’ın hedef alınması, bölgesel dengelerin yeniden şekillendirilmesi ve emperyalist çıkarların güvence altına alınması amacını taşımaktadır. Sorun yalnızca Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden kurulmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla savaşın seyri, önümüzdeki dönemin nasıl şekilleneceği üzerinde etkili olacaktır.
|